5 Kasım 2007 Pazartesi

ATMACA

İki insanın aynı anda aynı duyguları hissetmesi olanaklı mı sanki. Olmazı isteyip, bırak kendini kollarıma desem başka ama, bir adım atsan küçük, kıyısında dursan yarın, uçurumun dibinden bile olsa görsem, bilsem orada olduğunu, düşebileceğini yanlışlıkla. Karanlıktan bir ışık yaksan bana, ayrı düşen iki sevdalı gibi en azından birisi ikimizden, devam etse yoluna, aşık olsa yeniden. Karşılıksız bile kalsa, öpsem uzun ince parmaklarını, gülüşünden çalsam azıcık ve tuhaf ta gelse kulağa, mor-eflatun onlarca şey alsam sana. Sarı başak denizinde kulaç atan atmacam, dön bir bak bana, umursamaz halinden arınıp bir an ürk benden. Hiçbir şey kalmasa bile elimde en azından şu satırları sana yazdığımı bilip mutlu ol ya da ne bileyim sadece kork benden.

8 Eylül 2007 Cumartesi

SEN

Gülünce küçülen ışıl ışıl gözlerin aydınlatır dünyamı. Işığıyla ısındığım kış güneşim. Yaşadığım tüm acıları silecek her anı anlamlı kılacakmışsın gibi sanki, sen ki geçmişimin katili, zamanın düşmanısın. Yeni doğmuş bir bebek gibi hür bir o kadar da muhtacım sana senin yanında. Çünkü ilk defa düşüyorum aşka ya da bu defa başka.

23 Ağustos 2007 Perşembe

ACI

Felakete adım kala
Arkadaşım hep yanımda
Zavallı bana koruma
Irgalamaz da kimseyi ama
Lütfudur hayatın bana
Samimiyet gelebilse vücuda
Aşık pervane gibi ışığa
Yad olup aslına, koşardı ona

21 Ağustos 2007 Salı

KÖPÜK

İçimde hüzün, gözlerimde yaş saklı. Kulağımda hala sesi damlaların okşar gibi caddeleri. Bir tek sen bir tek ben kalmışız gibi dünyada, ulu orta çaldığım busenin tadı dudaklarımda, yanımda ötemde içimde her yerde sen, karşımda deniz, o denizin beyazında bir köpükte ben olmuşum. Hiç bitmeycekmiş gibi, hiç ölmeyecekmişim gibi sanki, deniz daha bir mavi, toprak daha canlı ben daha bir ben belki ilk defa gerçekten kendim olmuşum. Cismi olmasa bile elbet bir adı var bütün bunların ama binlerce köpük olup binlerce kez vuruşum karaya, kimsesiz sokaklarda gezinişim kendimden uzakta; bunlara da coşkulu bir isim koysak, şiirler yazsak uğruna, hatta üç satırlık bir akrostiş yapsak acıdan, Biraz diner mi sızım? Kafamı koyar koymaz yastığa uyuyabilir miyim bir gece? Ve en sonunda kusarken öfkemi seni de çıkarabilir miyim ruhumdan?

16 Ağustos 2007 Perşembe

Sevgili Fazıl

Seni bana SAYıyla mı verdiler FAZIL. Abi dedik hata ettik, biraz kendini bilmen ve biraz olsun o kabına sığmayan dingilliğini dizginlenemen sence de iyi olmaz mı. Ben burda oturmuş sanatımla uğraşıyorum sen... Haa, tamam ilk yorumun iyiydi ama sonrasında çok yanlış yaptın be Fazıl Abi, bak hala saygımdan abi diyorum senin gibi hergeleye. Bu memleket senin gibi iki notayı ard arda çaldığı için kendini müzisyen sanan, haybeden nobel aldığı için kendini yazar sanan tipler yüzünden varamıyor bir yere. Bu memleketin düzeni olsa sen ancak düğünlerde org çalıp kavun sallatırdın ama nerde... Hande Yengeme de bir çift sözüm var, sen kalk güce tapan içgüdülerinle
yavşa bu adama ondan sonrada burda gel saniye hesabı yap, olacak iş değil yav, çileden çıkardınız beni artizler. Bugünlük yazıma burda son veriyorum, ve 70 milyondan, verdiğim bu rahatsızlıktan dolayı çok çok özür diliyorum.
saygılar sunarım,
Sabre

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Fazıl Abi

İşlerimin yoğunluğu sebebi ile önceki günlere benzer bişeyler yazamıyorum, fakat sizleri de ihmal etmemek adına; hem bir merhaba demek hem de bir önceki yazıma yorum da bulunan
Fazıl Say'a teşekkür etmek için bir iki cümle yazmak boynumun borcudur. Fazıl Abi, yorumun Çehov'un Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ına göstermiş olduğu tepki gibi olmuş, çok çok teşekkür ederim. Bu arada Hande Yenge ile ayrılığınıza çok üzüldüm, oldukça yakışmıştınız birbirinize. SAygılar sunarım sayın abim.

11 Ağustos 2007 Cumartesi

KADINLAR

Uğruna yandığımız, acı çektiğimiz, uğruna ölmeyi göze alıp gözümüzü kırpmadan can aldığımız. İpek tenleri, dalgalı saçları, delip geçen bakışları ile çürük dünyamıza tat veren. Fırtınayla boğuşan balıkçının da Fazıl Say'ın da aklından hiç çıkmayan, dağda, şehirde, ötede, beride hayallerimizi süsleyen, güneşi, ayı, denizi, tatlı bir esintiyi, gülün kırmızısını, ya da ne var ise şu dünyada övgüye değer bir çırpıda harcadığımız uğruna. Şiirler yazdıran bizlere, yeni dünyalar keşfettiren, belki de iyi yaptığımız her ne var ise dünyada sebebi olan ONLAR; ONLAR ki en sonunda anaları gibi yaşlı, anaları gibi hasta, anaları gibi cazgır; varisli bacakları, buruşuk elleri, pörsümüş vücutları ile anaları gibi hesapçı, anaları gibi çekilmez olmayacaklar mı.

10 Ağustos 2007 Cuma

ÇİFTÇİ

ÇİFTÇİ

Çiftçinin sevdası toprak, tırnakları dolu aşk. Güneş altında kavrulan hem tarlası hem yüzü. Sabah ayazında da gecenin köründe de ekmek peşinde emek. Kimsenin gitmediği, bilmediği, şehirlerden uzak, aslında varolmayan bir yamaçta bir avuç buğday ya da bir salkım üzüm peşinde, yorgun argın. Bükülmüş beli, terli yüzü ile arasıra doğrulur, bile bile dinlenemeyeceğini, kederli ve baktığı, gördüğü her yer gibi sapsarı gözleri ile bir gölge arar etrafında. Dirhem dirhem su verir; sevinci, kederi, kaderi bir kardeşine, kendi damarlarında çağlar gibi renk gelir, mutluluk gelir yüzüne. Doğmadan başlamış savaşına, kıtlık da hastalık da ilk onun misafiri olmuş hep, felek uzaktan bile etmemiş selam. Plazalardan uzak hayatında fanfatel bir kadın tanımamış hiç, minimalist döşememiş evini, yelken basamamış kıçında gemici şortuyla ya da çevreci olmamış tam anlamıyla, aslında ne boksa bütün bunlar hiç anlamamış ya. Yaşama bu kadar yabancı kalan, gece yarısından önce uyuyup sabahın köründe kalkan toprak, ağaç, ter ve gözyaşı ile yoğrulan bu insan aslında senin de benim de hiç varamayacağımız noktada başlamış hayatına.